Kesmek üzere yapılı bir erkek arıyorum ilanına başvuran alman mühendisi canlı canlı yedi.

 

‘Sakın korkma,” diye fısıldadı adam yeni edindiği sevgilisinin kulağına. İki erkek birbirine sarılırken sesi kısılmış eski radyodan ne olduğu anlaşılmayan bir müzik yükseliyordu. Saatlerce seviştiler. Nihayet birbirlerini bulmuşlardı. Uzun zamandır ikisi de bugünü bekliyordu. Soğuk bir kış gününde güneşin batışını izliyorlardı birlikte pencereden, gökyüzüne bakıp çocukken yaptıkları gibi bulutları bir şeylere benzetmeye çalışıyorlardı. “Bak,” dedi gözlüklü adam, “Bak orada bir eşek var.” Öteki gülümsedi, sonra yerinden kalkıp bıçağı almak üzere mutfağa gitti. Almanya’yı ayağa kaldıran, eşi benze

ri az bulunur bir cinayetten önceki son saatlerdi bunlar. Tarihe ‘Rotenburg Canavarı’ olarak geçecek Armin Meiwes inanılmaz hikâyesini yazmaya başlayacaktı birazdan. Rotenburg kasabasındaki o ev, insan muhayyilesine sığmayacak olaylara sahne olacaktı. Kırk bir yaşındaki bilgisayar uzmanı Armin Meiwes, uzun süredir bu büyük cinayete hazırlanıyordu. Önce internette kurbanını aradı. Verdiği ilan üzerine tanıştığı adamın önce cinsel organını yiyecek, sonra büyük bir bıçakla öldürecekti. Bu ‘ziyafet’ sonrası cesedi usta bir kasabın özeniyle parçalara ayıracak, etleri daha sonra yemek üzere buzluğa atacaktı.

Baba, ağabeyler ve anne
Armin henüz sekiz yaşındaydı hayatındaki erkekler birer birer alıp başlarını gittiğinde. Önce büyük ağabeyi ayrıldı evden. Sonra babası kendinden 19 yaş büyük eşini, Armin’in annesini terk etti. En son da herkesten çok sevdiği küçük ağabeyi. Annesiyle tek başına yaşıyordu artık Armin o evde, üçüncü evliliğe de hüsranla sonuçlanmış, hayata küsmüş bir kadının erkeklere olan nefretine tanıklık ederek.
Dışarıda kimsecikler bilmiyordu Armin’in neler yaşadığını. Herkes gibi bir çocuktu o da, biraz çekingen. Ama dersleri iyiydi, özellikle matematiği. Küçük Armin annesinin tek dayanağıydı. Okuldan sonra arkadaşlarıyla fazla oynayamıyordu, yapılacak işleri vardı onun: Bulaşıkları yıkayacak, camları silecek, yemek yapacak, çöpü çıkaracaktı… Yoksa annesi kızardı. Armin erken yaşta öğrendi annesinin aşağılamalarına karşı koymamayı. Onun gücüyle başa çıkacak durumda değildi. Her şeye boyun eğiyordu. Waltraud Meiwes’in yüzü hiç gülmüyordu fotoğraflarda. Sürekli geçmiş başarısızlıklarının

hesabını yapıyor, faturayı da başkalarına kesiyordu. Onun için tek önemli biri var, o da kendisiydi.

Geceleri yatağında gerçek bir aile olduklarının hayalini kuruyordu Armin. Hayal ürünü ‘küçük kardeşi Frank’a (okulda beğendiği bir çocuğun adı) anlatıyordu babasını ne kadar özlediğini; bir de ilk cinsel deneyimlerini yaşadığını iddia ettiği altı yaş büyük ağabeyini.
On iki yaşındayken ilk kez bir insanı parçalayıp yediğinin hayalini kurdu. İlk ‘kurbanı’ çok sevdiği bir sınıf arkadaşıydı. “Artık beni hiç terk etmeyecek,” diye düşünüyordu. Meiwes tutuklandıktan sonra onu muayene eden psikiyatr, “İnsan eti onda güven, samimiyet duygusu yaratıyor,” diyordu: “Sevgi arayışını bilinçsizce gündelik hayatında karşılaştığı sahnelerle bağdaştırıyor.” Armin’in o sıralar bilmediği, bu hayalin hiç peşini bırakmayacağıydı. Gençlik yıllarında kimi geceler gözüne uyku girmiyor, hep benzer sahneler kurguluyordu.
İnternet yamyamı
On se

kiz yaşındayken annesiyle birlikte Rotenburg’daki yeni evlerine, cinayetin işleneceği o yere taşındılar. Eski, devasa bir bina. Mahalle sakinleri ‘ruhlar evi’ diyordu oraya. Gönüllerince dayayıp döşediler evi. Komşular biraz gürültü yapsa hemen bağırıp çağırırdı. Bir keresinde yan evlerden birinde verilen bir partiyi bastı. O zamanlar artık bir yetişkin olan Armin’i herkesin gözü önünde eve, yatağa gönderdi.

Hizmet etmeye ve disipline alışık Armin, 1981 yılında on iki yıl hizmet vereceği orduya yazıldı. Çalışma arkadaşları ondan çok memnundu. Sonra özel bir şirkette bilg

isayar uzmanı olarak çalışmaya başladı. Sakin bir hayat sürüyordu. Bir sürü tanıdığı vardı. Arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor, seyahatlere gidiyordu. Akşamları ise kendi dünyasına çekiliyordu. Yamyamlar ve yamyamlık hakkında kitaplar okuyor, televizyonda yamyamlar hakkındaki programları hiç kaçırmıyordu. Dergilerden kestiği insan uzuv ve organlarının fotoğraflarını biriktiriyordu. Barbie bebeklerini parçalara bölüyor ve annesi bulmasın diye bunları bir kasada saklıyordu. Video kamerayla kendini ‘keserken’ çekiyor, her tarafına ketçap sürüp kendini seyrediyordu aynada.

Psikiyatrlara göre babası ve ağabeyleri olmadığı için, Meiwes’in erkek rol modeli hiç olmadı. Bilinçaltında, bir erkeği yiyerek, gerçek bir erkeğe dönüşmeyi umdu.
Alan memnun, satan memnun
Waltraud Meiwes Eylül 1999’da ölünce, Armin yapayalnız kaldı. Daha çok hayal dünyasına sığındı. İnternette kendisiyle aynı hayalleri kuran insanlarla tanıştı. Çifte bir hayat yaşıyor, gündüz sempatik, sevecen, hayatının kadını arayan bir adam, geceleri internet başında ise

“kesmek üzere yapılı bir erkek arıyorum” yazan bir yaratık. Bazen amacına ulaşacak gibi oluyordu. Kesilmek istediklerini iddia eden onlarca kişi başvurdu, hatta kimileri Meiwes’in özel olarak döşediği kesim odasına kadar geldi; ancak hepsi son anda vaz geçtiler. Biri dışında…

Adı Bernd Jürgen Brandes’di. Tek tutkusu parçalanıp yenmek olan kırk üç yaşındaki Berlinli biseksüel bir mühendis. ‘Doğuştan kesimlik et’ olarak tanımlıyordu kendini.

Meiwes ve Brandes’in yolları ilk kez 5 Şubat 2001’de kesişti. Sanal ortamdaki bu ilk karşılaşmadan sonra iki erkek, en kısa zamanda buluşmayı kararlaştırdı. Büyük gün 9 Mart! O gün öğlen saatlerinde Kassel tren istasyonunda karşıladı Meiwes yeni arkadaşını. İkisi de çok heyecanlıydı. Brandes kesildiğinde bağırsağı temiz olsun diye yemek yemeden gelmişti buluşmaya. Kurban çok oyalanmak taraftarı değildi, ama kendini celladına teslim etmeden önce son bir kez sevişmek istedi.

Asıl amacı Meiwes’i sınamak, vaadini yerine getirecek kadar gaddar olup olmadığını görmekti; ne de olsa birini canlı canlı kesip yemek herkesin harcı değil diye düşünüyordu. Nitekim önce Meiwes’i yeterince gaddar bulmadı Brandes.

Bu kez de doğru kişiye rastlamadığını düşünüp Berlin’e dönmek üzere tren istasyonuna gitti. Fakat istasyon tuvaletinde nedense fikrini değiştirdi ve iki erkek tekrar ‘mezbaha’ya döndü. Celladının işini kolaylaştırmak için uyku ilaçları ve alkol aldı Brandes. Saatlerce seviştiler. Sonra ansızın “Hadi,” dedi Brandes, “başla”. Uzandıkları yataktan kalkıp video kamerayı çalıştırdı Meiwes sonra mutfaktan aldığı bir bıçakla Brandes’in cinsel organını kesti. İlk bıçak darbesiyle çığlık attı Brandes, ama dayandı. Bayılmadı. Ne kadar mutlu olduğunu dile getiriyor, kan aktıkça seviniyordu. Organı kardeş payı yapıp yediler. Brandes kendisinden geriye hiçbir şey kalsın istemiyordu, kafatasını ve dişlerini yok etmesini söylüyordu arkadaşına. Meiwes, kurbanının neden sevindiğini anlamadı. Bir insanın neden kendini öldürtmek isteyeceğini de. Onun tek istediği, birini öldürüp yemekti. İkisi de Brandes’in ölmesini bekliyordu. Kitap okuyorlardı zaman geçsin diye.

Saat sabahın dört buçuğunu gösteriyordu, Brandes kan kaybından bayıldığında. Zar zor kesim masasına sürükledi Meiwes, Brandes’in iyice ağırlaşmış bedenini. Hâlâ yaşıyor, olması onu biraz ürkütüyordu. Eğilip son bir kez öptükten sonra, elindeki bıçağı kurbanının gırtlağına sapladı. Meiwes polis sorgusunda o anı şöyle tarif ediyordu. “Nefret, öfke, güç ve mutluluk. Bunu yaptığım için kendimden, buraya geldiği için Brandes’ten nefret ediyordum, ama onun ölü bedenine hakim olduğum ve hayatımın amacına ulaştığım için sonsuz mutluydum.”
“Daha iyi İngilizce konuşuyorum”
O korkunç geceden tam dört ay sonra, 9 Temmuz günü Wiesbaden polisine bir ihbar geldi. İnternette gezinirken, birini öldürüp yemiş olmakla övünen Franky takma isimli birine rastladığını söyleyen biriydi ihbarı yapan. İki ay sürdü polislerin ‘Franky’nin izini bulmaları. Polisler evi aradıklarında korkunç man

zarayla karşılaştılar. Meiwes aynı gün suçunu itiraf etti.

Yirmi kilo insan eti yemiş olan Meiwes, artık ruhun daha sağlıklı olduğunu söyledi polise. Kendini artık hiç yalnız hissetmediğini, kendine daha çok güvendiğini, hatta kurbanının birtakım özelliklerini aldığını, örneğin artık Brandes gibi çok iyi İngilizce konuşabildiğini anlatıyordu.
Meiwes hakkında ‘cinsel dürtülerini tatmin için cinayetten’ dava açıldı. Ancak sanığın avukatları, Alman yasalarında ‘yamyamlık’ diye bir suç olmadığından sağlıklı bir yargılamanın söz konusu olamayacağını, müvekkillerinin kurbanı kendi isteği üzerine öldürdüğünden bunun cinayet sayılamayacağını savundular. Armin Meiwes de öyle. Dava hâlâ sürüyor. Herkes ‘yamyamın’ ne kadar soğukkanlı olduğundan bahsediyor; delil olarak mahkemeye sunulan video kayıtları izlerken Meiwes memnun ifadesinden. Meiwes yaptıklarından pişman değil, alacağı cezayı da umursamıyor. Film şirketleri öyküsünün haklarını satın alabilmek için birbirleriyle kıyasıya rekabete tutuşmuşken, o anılarını kitaplaştırmayı düşünüyor. Tabii gelecek film tekliflerine de açık…

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *